
"Kıskanırım Seni Ben" (3)
(Metis)
1-bir şeyler eksik
2-beyaz atlı şövalye
3-kıskanırım seni ben
4-arzunun o karanlık nesnesi
5-cinsel ilişki diye bir şey yoktur
6-zaten kadın da yoktur
7-evrenin sessizliği
8-gerçek orada bir yerde
3. Kıskanırım Seni Ben
“Çift üç kişiden oluşur”
Adam Phillips


İşte kıskançlık, bu üçüncüyü kabul etmemek, reddetmek, benimsememektir. Halbuki, “bir çift” olduğunu anlamak ve özümsemek için, bir “başka” ya ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyaç temelde bir arabanın hızını anlaması için bir dış “karşılaştırma” ya gereksinmesine benzer. Bu karşılaştırmayı yani üçüncüyü yaratan şey ise, bazen insanlar, bazen kurallar, bazen devlet, bazen aile, bazen egomuzun tercihleridir.

Kıskanmayı, yani bu üçüncüyü yok etme ve edemedikçe de hissettiğimiz o acıyı, şiddeti, kalp ağrısını sevgiye, arzuya bağlayarak rahatladığımız aşikar. Seven insan kıskanır deyişimizi düşünün. Kıskanılınca seviniyoruz, sevince kıskanıyoruz, kıskanılanı kıskanıyoruz. Kıskanmak ister genel anlamda “üçüncü”nün varlığına dair olsun, ister geçmişteki “üçüncü”lerden kaynaklanıyor olsun, acının acısı fark etmez. Misal sevdiğimizin sadece şimdiki anını değil, geçmiş anını ve bu anlardaki üçüncüleri de kıskanırız, içten içe kendimizi aldatılmış hissederiz. Hatta bu kıskançlığın, sadece sevgili ile de alakası olmaz. Bazen en yakın dostlar arasında, bazen bir iş arkadaşında, bazen kardeşler arasında da yaşanan benzer “duygu”dur.
Peki neden kıskanırız?

İşte bir ilkel insanlık kalıntısı daha..
Bebek dönemlerimizden gelen bir öfke. Ağızda olmayan bir memenin, kokusunu duymadığın bir annenin, ağlarken boş olan bir odanın öfkesi. Bize ait olduğunu hissettiğimiz bir şeyin “elimizden” alınmasının ilkel öfkesi.
Somay bu öfkeyi şöyle tanımlıyor:
“Kıskançlığın içindeki bir diğer duygu da öfkedir. Ama gene farklı bir öfke: Adaletsizliğe duyulan etikl bir öfke değil, elinden oyuncağı alınan çocuğun mülkiyetçi öfkesi bile değil. Tersine, hiçbir zaman sahip olmamış olduğumuz bir şeyin, orada olmadığını fark etmekten doğan çaresiz, ilkel bir öfke. (..) bu öfke, oyuncağı elinden alınan çocuğun mülkiyetçi öfkesinden farklı, çünkü bebek memeye ya da anneye sahip olduğunu sanmaz, bunları kendisinin bir parçası sanır.O yüzden de kendisinden koparılınca, bunların hiç bir zaman zaten kendisinde, kendisine ait olmadıklarını fark eder, yalnız olduğunu bir kere daha anlayarak öfkelenir. Bebek kendisinin ayrı bir “ben” olduğunu kabullenmemiştir henüz.”
Kıskanmak bizim ilk ayrılışımızın sancısı, kendimizi ifade edemediğimiz sadece hissettiğimiz dönemlerin bir fotoğrafı. İçinde ağlamanın büyümüşlükteki tercümesi şiddet, içinde bebek dilsizliğinin büyümüşlükteki tercümesi anlam verememek kaynaklı aşırı anlam yüklemeler vardır. Bütünlükten ikiye ayrılma döneminden sonra, yani annenin çocukla “iki” olduğunu fark ettiğimiz andan itibaren başlar “üçüncü”ler..Annenin işleri, diğer çocuklar, arkadaşlar..
“Aslında çoğumuzun hayatının geri kalanı, bir “ben” olduğumuzu fark ettiğimiz an ile, anne ile kurduğumuz ikili ilişkinin biricik ve mutlak olmadığını fark ettiğimiz an arasında kalan o kısacak zaman dilimini yeniden yakalamaya, yeniden yaratmaya çalışarak geçecek” diyor Somay. Hayatta bu araya sıkıştırdığımız o kadar sıfat var ki..Kanka, diğer yan, ruh eşi, babasının kuzusu, arkadaş gibi anne.. Hep iki kişi arasında kurulmaya çalışılan o özel dil, takılan adlar, hissedilen duygular, iki kişiye özel mimikler. Gizemli bir “üçüncü”den sır gibi saklanan onca anlam..Ya da saklanmasa da sır olan. Tıpkı anne ile bebeğin ilk anlarındaki o “ulvi” ve “tanımlanamaz” bağ gibi. Hani bir üçüncünün gelerek onu “yaşama” çekip, bozana kadar olan o bağ.Tıpkı günümüzde “canımız gibi” sevdiklerimize, “aramızda bir bağ” gördüklerimize, “sahiplendiklerimize” üçüncü karışınca hissettiğimiz o duygu gibi. Öyle bir duygu ki, öyle ilkel, öyle fantazi ve yaratıcılık akan dönemden hortluyor ki, “komplo teori”lerinin en çok üretildiği dönem, en çok acımasızlaştığı dönemdir bu dönem. Tıpkı “namus” cinayetlerinin çoğunun temelinde , kişinin kafasındaki “hayallerin gerçeklikten ayrılamaması” sonucu oluşan paranoya kaynaklı olması gibi.
İşte bu üçüncülerden en “yıkıcı” olanı, anne ile babanın arasındaki o “yetişkin” ve “farklı tür sevgi”nin bize yaşattığı aldatılma, dışlanma, yalnız kalma hissidir. Cinsiyetiniz ya da bunu fark ettiğiniz yaş ne olursa olsun, bunu içsel ya da bilinçsel bir şekilde hissederiz ve ömür boyunca da “hissetmeye” devam ederiz.

Hitchcock’un Pyscho’sundaki 30’lu yaşlarına kadar, motellerde, neredeyse sadece “iki kişinin” olduğu bir anne-çocuk ilişkisi yaşayan Norman Bates’in hikayesi ne de güzel bir örnektir. Baba yoktur, arkadaşlar yoktur, dostlar yoktur, akrabalar yoktur, sevgililer yoktur. Psikeanalitik bir bilim kurgu dünyasındayızdır. Ama gün olur, devran döner, her çift gibi, bu gecikmiş anne-çocuk ayrımı da, bu çürümüş ben ayrılması bir üçüncü ile yaşanır ve Bates’in annesi bir sevgili bulmaya kalkar.

Tahmin edilebileceği gibi sonuç olarak, bebeklikteki ağlamaların yetişkin karşılığının en “şiddetlisi” gelir ve Bates annesini öldürür. Öldürür öldürmesine de annesini yok etmek demek, kendisini de yok etmek demektir. Hatırlanacağı gibi, Bates henüz birden ikiye ayrılma dönemini yaşayamamış, bu acıyla, bu eksiklikle yüzleşmemiştir. Dolayısıyla annesini parçalara ayırıp, buzlukta saklayacaktır. (Bu, günümüzdeki eş , babaanne, kardeş cinayetlerinin de benzer bir yöntemler buzlukta sonda bulması da bizi düşündürebilir)Annesi buzlukta kalarak Bates’in “birliğini” devam ettirmek için çabalarken, Beats hayatına girmeye çalışan kadınları teker teker öldürür.
Nihayetinde ben olduğumuzu hissetmek, fark etmek ve “yaşayabilmek” için , anne ile kurduğumuz birlikten ayrılmak zorundayızdır. Yaşımız ne olursa olsun, ayrılmak istemeyen anne ya da çocuk olsun hiç fark etmeyecektir. Ben olmanın bedeli, yani iki olmak, iki olur olmaz da Phillips’in dediği gibi üçüncüyü de fark edebilen de olmaktır.. Kıskançlık ise, Somay’ın dediği gibi psikozdan kurtulmak için ödediğimiz bir bedeldir. Birliği hatırladıkça, “ben” i rahatsız eden ve kendisini “daha da ben olduğunu hissettiren” bir bedel. Öyle bir bedel ki bu, ilk büyük “üçüncüyle” yani babamızla başlayan bölünmedeki “aldatılmışlığımızı” önleyebilmek için savaşlarımıza başlarız. İktidar savaşlarıdır bunlar, küçükken kardeşlerimize yaptığımız her kötü şey, büyüyünce yetişkinler dünyasındaki bilinçaltısal kökenlere dönüşecektir, bireyler de kurumlarda, devletlerde bunu bilinçüstüne atıp, savaşacaklardır.
O zaman, bu akşam, psikozdan kurtulmamız şerefine yaşanan kıskançlıkların, bizde yarattığı çocukluk zelzelerine kaldıralım kadehi.
Üçümüze!

