
İTÜ Aşkı Hatıraları-2
İTÜ Aşkı Hatıraları-2
İTÜ’yle buluşuyorum nihayet. İlk kez bu yazımı okuyanlara devamı niteliğinde olduğu için “İTÜ Aşkı Hatıraları-1” yazımı okumalarını öneririm naçizane. Hatırlatalım, yıl 1996 ve ben İTÜ’yle buluşmamızı anlatacağımı söylemiştim ilkyazımın son cümlesinde…
İTÜ’yü kazandığımı öğrendiğim Temmuz ortasından Eylül başına kadar zaman bir türlü geçmek bilmedi. Nihayet Eylül başında kayıtlar için İstanbul’a gelmek üzere otobüse biniyorum. Şehir dışına ciddi anlamda ilk çıkışım İTÜ ile İstanbul’a gelmek olmuştu. 18 saatlik yolculukta o kadar heyecanlıydım ki abartısız söylüyorum 5 dakika bile gözümü kırpmadan yolun bitmesini bekledim. En ön koltukta oturup yolu izlemeyi sevdiğim için hangi şehre kaç km var tabelasını 10 km de bir revize ediyordum. Ankara 330 km, Ankara 320 km, Ankara 310 km J daha acı verici olan ise her 10 km’de bir X=V.t formülünden İstanbul’a yaklaşık ne kadar zamanın kaldığını hesaplamaktı J. Oysa yolculuk süresinin yaklaşık 18 saat olduğunu biliyordum.
Ve sonunda Harem’e girdi otobüs, hep televizyondan izlediğim boğazı canlı görmek algılarımda tuhaf bir şeyler canlandırmıştı. Büyük gemiler, şehir hatları vapurları, motorlar, sandallar, Boğaziçi köprüsü, FSM köprüsü, Kız Kulesi, Galata Kulesi, Haliç, tarihi yarımadadaki siluetler: Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı. Zihnimin derinliklerinde İTÜ aşkının temelinde bir İstanbul aşkının yattığı anlaşılıyor sanırım. Ara süreçleri atlayıp İTÜ’yle buluştuğum ilk günüme gelmek istiyorum.
Abimin tarifine göre Taksim’den Taksim-Sarıyer minibüslerine binip Maslak’ta inecektim. Bu kadar uzun ve bir o kadar da keyifli şehir içi minibüs yolcuğu yapmamıştım daha önce. Hiç görmediğim para uzatma şeklinden, yolcuların inmek için şoföre sesleniş biçimlerine kadar; yolcu profilinden semt isimlerine kadar her şey ilkti hayatımda: Taksim, Beşiktaş, Darphane, Zincirlikuyu, Levent, 4.Levent, Seyrantepe ve Maslak, ha bu arada İstanbul’a yabancı herkes aynı şeyi yaşamıştır, itiraf eden ben olayım bari: Levent’le 4. Levent arasında her geçişte 2. ve 3. Levent’leri yine kaçırdım diye hayıflanırdım hep, ama azimliydim; bir dahaki sefere 2. ve 3. Leventleri kaçırmayacağımJ.
İTÜ Ayazağa Kampüsü önünde indiğimde tarifsiz bir şekilde heyecanlandığım dakikalarım başladı. Son 1 yıldır ulaşmak için hayatımı askıya aldığım üniversite ve İTÜ hayalimin kapısındaydım artık. Büyük bir yorgunluk ve yük kalkmıştı üzerimden. Kampüs içindeki yolları, binaları, ağaçları, öğrencileri inceleye inceleye fakülteme vardım. Yeni bir ortama girmek elbette tuhafsanır ama bendeki başka bir heyecan ve aşktı. Fakültemde kayıt salonunda son sınıf öğrencilerinin yönlendirdiği kayıt masaları arasında mekik dokumaya başladık. Kayıt kılavuzunu ve bir sürü dosyayı, belgeyi, formu, kartı alıp, doldurup, fotoğraf yapıştırıp, imzalayıp masa masa dolaşmıştım. Bir seçim yapmam için sordular: “Hazırlık sınıfı okuyacak mısın?”. %30 İngilizce programını seçme hakkına sahip ilk dönem öğrencileriydik. İlkyazımı okuyanlar hatırlar; kayıtlar şimdiki gibi web ’den değil bizzat elden dosyalı, kâğıtlı, kalemli, fotoğraflı, imzalı yapılırdıJ. Sonunda kayıt prosedürünü bitirdiğimde üzeri mavi tükenmez kalemle doldurulmuş, fotoğrafını kendimizin kesip yapıştırdığı İTÜ’lü olduğumu kanıtlayan bir İTÜ Öğrenci kimlik kartı’m olmuştu. Çünkü İTÜ’lüydüm artık ben…
İlk girdiğim kantin Elektrik-Elektronik Fakültesi kantiniydi. Ardından aynı gün Fen-Edebiyat Fakültesinin orta bahçesiyle tanışmıştım. Bu orta bahçe ne yazık ki yok artık. O zamanlar kantin profili de şimdikinden çok farklıydı:
Herkesin temizlik anlayışıyla bağdaşmasa da evimizin mutfağını andıran; çorba kazanının kaynadığı, çayların ince belli cam bardaklardan içildiği; tost, soğan ve salça kokularının birbirine karıştığı, Amerikan salatalı sosislerle yapılan sandviçlerin hijyen kurallarını umursamayan “doğal ellerle” hazırlandığı; kırtasiye malzemeleriyle İTÜ armalı tişörtlerin ve şapkaların bir arada satıldığı, salaş masa ve sandalyelerin etrafında sadece “okumaya” gelen öğrenci tiplerinin yanında farklı ideolojileri temsil eden imajlarla kantini dolduran kısa saçlı-uzun saçlı, küpeli-küpesiz, sakallı-traşlı, pos bıyıklı-çember sakallı, (hatta Josef Tiroki bıyıklı - bkz. Vizontele TuubaJ), başörtülü-başörtüsüz, kotlu-kumaşlı, makyajlı-makyajsız, ojeli-ojesiz, bakımlı-bakımsız tarzların birbirine karıştığı; öğrenci işleri, teknik gezi, seminer, C,C#, C++ kursları, şimdilerde bazı üstün yetenekler için programlama dili bile sayılmayan MatLab kursları duyurularından çok; tiyatro, konser, sanat-kültür duyuruları ile beraber “Sol Fraksiyonlar-Devrimciler” ve “Müslüman Gençlik” gruplarına ait karşıt afişler-pankartlar, eylemlere-protestolara çağrılar ve çeşitli miting-yürüyüş afişleri kaplardı tüm kantin duvarlarını… Ahh İTÜ’m ahh ... Seni özlemek “karlı bir Aralık gecesinde, “yağmurlu bir Şubat akşamı”nda, senden ayrı kaldıkça içime kor ateşlerin düştüğü zamanları yaşamak çok acı!
Adem POLAT
Bir İTÜ Aşığı
